Annem ve Hüzün

Annem için…

Annemin anlattıkları içimde her zaman “bunu anlatmalıyım, bunlar hiçbir zaman kaybolmamalı” fikrini doğurur. Bu fikir ve bu fikri gerçekleştirememenin acısı içimi yakar yakar kavurur. Annem konuştukça, onun geçmiş acılarına bir çare olamamak ve onun anılarının büyüsü, daha ben doğmadan yaşanmış şeyler ve benim çocukluğuma dair -benim de tanık olduğum yaşanmışlıkların verdiği nostalji hissi beni çok hüzünlendirir. İçimdeki telafisi -artık- mümkün olmayan bir öfke birikir. Öyle hissederim ki bu öfke ancak ben yazdıkça dağılacak ve ancak ben büyüyüp “adam” olduğum zaman çözülecek.

Okumaya devam et →

Palmiyelerin Gölgesi

Buluşma saatinden erken geldim. Yüreğimin yerinden çıkacakmışçasına kıpırdamasına daha fazla umursamazlık edemedim. Yıllardır onu görmüyor gibiyim bir yandan, bir yandan da sanki daha dün terk etmiş gibi beni sıcak hala içimdeki her şey. Aylardır onu aklımdan çıkarabilmek için verdiğim savaşı kazanamadım. Bir yakınımı kaybetmişçesine, hayır, en yakınımı kaybetmişçesine bir şoka girmiştim önce, Canan benim ellerimden kayınca. Günlerce ne yapacağımı bilemedim, kabullenemedim, ne yaptığımı düşündüm ve onsuz ne yapacağımı bu koca evrende. Her şeye ama her şeye yeniden anlam kazandırmak zorundaymışım gibiydi bu terk ediliş. Şimdi ben şehrin deniz kıyısındaki bu kafesinde otururken mesela, mavi dalgalar yüzüme vururcasına çarpıyor kayalıklara, karşımda duran şu güzelim palmiyeye yeniden anlam vermeliyim.

Okumaya devam et →

Zorba ve Hayatın Anlamı

Nikos Kazancakis’in Zorba isimli kitabında okuduğum her satır gözümün önünde bir pencere açar: Akdeniz’in maviliği alabildiğine, güneş batıyordur ve batarken turuncuya boyuyordur bütün gökyüzünü, geceyle olan savaşını kaybetmek istemezcesine, ilerde bir sandal zamanın içinde değil, hayır sadece bir anın, şimdinin içinde, geçmişle geleceği belirleyen o sınırda bir o yana bir bu yana salınmaktadır. Sandalın içindeki beyaz sakallı yüzü güneşte kavrulmuş ihtiyar hafif bir tebessümle bakmaktadır, geçmişe ve meçhul geleceğe… Zorba değil bu, Kazancakis’in Zorba’sı kel ve palabıyıklıdır, benim ihtiyarım ise aynı Zorba gibi çok görmüş geçirmiştir gerçi ama farklıdır ondan. Sevdikleri, yaşanmışlıkları, düşündükleri, ve bu hayatla verdiği mücadele yüzünün derin hatlarından okunmaktadır.

Okumaya devam et →

Mezhep, İhtiyarlık, Çatışma ve Güneş Işığı

Sabah erken uyandım. Amcamın (bkz. bu yazı ) ev sahipliği yaptığı namaza gidecektim. Bugünlerde içinde bulunduğum, geçici olduğunu tahmin ettiğim ama nasıl ve ne zaman geçeceğini bilmediğim bir ruhsal çıkmazın etkisiyle biraz geç uyandım, sessizce hazırlandım ve öz amcamla beraber namaza yetiştik. Namazın yapılacağı türbenin çevresi oldukça kalabalıktı (Yaşadığım yerde büyüklü küçüklü çok sayıda türbeyi her yerde görebilirsiniz, kimi zaman bir ev ile aynı metrekareyi samimiyetle paylaşır bir türbe, kimi zaman ıssız bir dağ başında yalnızlığının bütün bilgeliğiyle durur). Büyük bir şehrin hemen yanı başında, onunla iç içe ve gelişmeye başlayan samimi bir deniz kenarı kasabasının yeni nesil yazlık sitelerinin yanındaydı bu türbe. Hava yağmurlu. Etraftaki ağaçlar içimi açıyor güneşi görmesem de ama arabalar ve yan taraftaki yazlık site biraz içine gireceğim manevi anın büyüsünü şimdiden engelliyor. Yine de denize bu kadar yakın olduğumu –tahmini yüz adım- bilmek beni mutlu ediyor. Kokusunu ve havasını göğüs kafesime dolduruyorum.

Okumaya devam et →

Bir Fakir Orhan Veli

Bir metni yazarından bağımsız düşünmek oldukça zor olduğu gibi bu metin bir şiir olduğu zaman şair ile metin arasındaki bağlantı daha da güçlenir. Klasik şiir anlayışını yıkıp yerine eski şiire aşina olanların anlaşılmaz bulduğu bir şiir anlayışı getiren, bu şiirlerinde gündelik hayattan, gündelik insanlardan, her zaman her yerde rastladığımız Süleyman Efendi’den bahseden; klasik şiirin etrafında dönüp durduğu temalardan sıyrılan, arkadaşına mektup yazarken, sarhoşken, meyhanedeyken, hatta çocukken kullandığı dili şiirlerinin içine sindiren Orhan Veli söz konusu olduğunda ise şiirlerini okurken onu yansıtan pek çok nokta yakalayacak olmamız hiç şaşırtıcı değil.

Okumaya devam et →

İklimler, Andre Maurois

Çoğu zaman bir kitabın adına vurulurum, derhal alırım. Çoğu zamanlar ise zarafetiyle bana kitap raflarından seslenen bir kitabı alır derhal arka kapağını okumaya koyulurum. Kitaba dair ilk izlenimlerimi oluşturan bu zaman dilimi kitap alıp almayacağıma, okuyup okumayacağıma dair karar verme sürecimde çok etkilidir.

Andre Maurois’nin ”İklimler” adlı başyapıtı arka kapağını okur okumaz sarsmıştı beni. Derhal aldım, eve gelip çalışma masama oturduğumda elimde sihirli bir şey tutuyormuş hissine kapılmıştım; kitabın kapağını açacağım, kitap daha ilk cümleden başlayarak kelimelerin arasından bana aşka, kendime, insanlara ve bu evrene dair birtakım sırlar fısıldayacak.

Okumaya devam et →

Nusayri Alevileri’ne Kısa Bir Bakış

İstanbul’da okumaya başladığım dönemde -belki de yaşadığım yere duyduğum hasretin etkisiyle- kim olduğuma, kendi öz kimliğime dair sorular çokça aklıma gelmeye başlamıştı. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayıp eğitim alma şansına sahip her birey gibi ben de klasik Türk tarih anlatısı ile büyümüştüm daha doğrusu büyütülmüştüm. Beynimin içi Türk ulusunun kazandığı ”büyük zaferler” ile dolup taşıyordu. Bir gün ”o büyük, o ulu Türklerden” biri olmak için gerekli gücü ”damarlarımda akan asil kanda” buluyordum ve tarih kitaplarını elimden indirmiyordum. Yine de derinlerde bir yerde gerçeğin böyle olmadığını biliyordum. Benim çevrem, benim köyüm, çevremin yaşayış biçimi asimilasyon altında can çekişse de arkadaşlarımın çevresinden, arkadaşlarımın köylerinden, onların yaşam biçimlerinden oldukça farklıydı. Türbelere gidiyorduk, büyüklerim Arapça konuşuyordu, ”cami” bize oldukça yabancıydı, sakalları dizlerine kadar uzayan şeyhlerimizi her gördüğümüzde hazır ola geçer, ellerini öperdik. Yeni tanıştığım bir insan oldu mu evde sorulan ilk soru ”mınnınna mı?” olurdu.

Okumaya devam et →

Orhan Pamuk’un ”Babasının Bavulu” ve Çeşitli Çocukluk Anılarım

Orhan Pamuk’un her kitabında olduğu gibi bu kitabında da kendime dair çok şey buldum; herkesin benim gibi düşündüğüne veya düşünebileceğine dair duyduğum ”iyimser” inanç bunlardan biri ve aslında bu blog bu iyimser inancın bir dışavurumu. Ayrıca, kalemi elime aldığımda, mürekkebin akışıyla sayfaların bana karşılık verdiğini görürken ve bir kitabın içinde bulduğum, sıkıcı, sahtekar ve tekdüze hayattan beni kendi dünyasına çektiği o büyülü anda duyduğum rahatlama, yaşadığını hissetme, kendini bulma hissi Orhan Pamuk tarafından oldukça içten ve şiirsel bir dille anlatılmış.

Okumaya devam et →

Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Barış Bıçakçı

Üç gün önce, bir başka yılgınlık ve hüzün gecesinde Beşiktaş’ta Mephisto’ya girdiğimde dakikalarca gözlerim başka rafları gezse de içimden bir ses ve benliğim sonunda bu kitabı alıp çıkacağımı biliyordu. Belki içinde bulunduğum çaresizliğe bir çare, belki de bir yoldaş arıyordum. Bahçeşehir Üniversitesi durağının önünde beklerken beni Tarabya’ya taşıyacak otobüsü, ilk sayfası okudum ve doğru kararı verdiğimi anladım:

Okumaya devam et →

Bu Kağıdın Bir Uçan Halı Olması Dileğiyle

Bu öykü üniversitede hazırlık sınıfındayken bir yarışma için yazdığım ilk öyküm. Fazlasıyla romantik ve fazlasıyla amatörce. Zaten yarışma için hazırladığım bu metni kendime güvenemeyip ve kendime saklamak isteyip yarışmaya da göndermemiştim. Benim ilk öyküm ve bu bloğun ilk yazısı.

Evet biliyorum -kitabı okuyanlar anımsayacaktır- öyküdeki karakter Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar adlı kitabından fırlamışçasına haykırır bu dünyaya, aynı karakter Orhan Pamuk’a da çok özenir aslında. Bir de Binbir Gece Masalları. İnsanlık edebiyatının bu üç değeri öyküde kendilerine yer buluyor ve ben haddim olmayarak onları taklit etmeye çalışıyorum. Öyküye geçmeden bu nedenle okuyucularımın da affına sığınıyorum.

Okumaya devam et →